27 Mart 2013 Çarşamba

Yolculuğun ritmi: "Night Ark"


Sanata, müziğe, ritme, doğunun gizemine ve Anadolu'ya biraz olsun ilginiz varsa Night Ark ya çoktan keşfettiğiniz bir grup ya da bu yazıdan sonra bana teşekkür edeceksiniz. :) Aslında Sezen Aksu ile bir çok kereler çalışmış ve meşhur "Ağladıkça" ' nın da bestecisi olan udi Ara Dinkjian ile; Onno Tunç'un kardeşi  Grammy ödüllü multi-enstrümantalist Arto Tunçboyaciyan'ı mutlaka bir yerlerde dinlemişsinizdir. Night Ark bu iki değerli üstadın kurduğu;  Al Di Meola, Joe Zawinul, Ed Schuller, Shamira Shahinian ve Armen Donelian gibi pek çok füzyon sanatçısının da katkılarıyla muhteşem bir tını yakalamış -bence- üst düzey bir grup.

Grup üzerine çok fazla şey yazmak istemiyorum çünkü hem bu konuda konuşabilecek kadar yeterli bir müzikal alt yapım yok hem de yukarıdaki parçayı dinledikten sonra zaten grubun diğer parçalarını da merak edip dinleyeceğinizi düşünüyorum. :)

Bu grubu bahane ederek aslında biraz da klasik veya popüler batı müziği meraklılarına doğunun eşsiz ve bence her sanatseverin keşfetmesi gereken sihirli müziğini tanıtmak, bu konuda biraz ilgi uyandırabilmek istedim. Bu çok katmanlı ve derin müziği tatmak, geçmiş uygarlıkların mirasını ve süregelen ortak birikimi anlamak açısından oldukça önemli bir deneyim.

14 Şubat 2013 Perşembe

Başucumda yolculuk şiirleri ile uyuyorum.

Şiirlerime dair pek çok hikaye anlatıyorum; boş defterlerimi avutmak için. Kötü şiirler yazmaktansa, kötü hikayeler anlatmayı yeğliyorum. Kasvetli ve bitmeyen hikayeler... Çünkü ne zaman bitecek olsalar ben "orada" kalmaktan korkuyorum. Başucumda "yolculuk şiirleri" ile uyuyorum. Bana adanmış tüm şiirler gibi onları da beğenmiyorum. Çünkü nice ötelenmiş şiirlerim saklı benim. Ve var olamayacak kadar güzeller.

10 Şubat 2013 Pazar

sername

Yokmuş gibi. Hiçbir şey yokmuş gibi.
Günler ve ötesi de dahil.


6 Ocak 2013 Pazar

"ayvayı yedik!" *


Avcı toplayıcı toplumlarda insanoğlu yemek için yaşardı. Biraz böğürtlen, çilek topladın mı, biraz da bitki kökü falan; protein kaynağı olarak da bir tavşan yakalasan ya da deniz kenarında yaşayanlardansanız biraz balık tutsan (o zamanlar rakı yokmuş tabi rakı-balık yapamıyoruz.) tamamdır. Karnın tok, mağaran var, incir yaprağın var, üremek için de bol bol vaktin var! O dönemin insanının başka bir sorunu olduğunu hiç zannetmiyorum. "Tarihöncesinin ortalama insanı haftada on beş saat çalışarak gül gibi geçinip gidebiliyordu." [1]  Geri kalan zamanda da mağara duvarlarına resim çizerek, yağmurun sesini dinleyerek, kilden çanak çömlek yaparak ve sahil kenarında gezinerek mutluluğunu kat kat artırabiliyordu muhtemelen.

Tarih ilerleyip uygarlaşma(!) başladıkça ihtiyaçlar arttı(rıldı.); köleler, köylüler, işçiler, efendiler hasıl oldu, yaşam standartları çeşitlendi. Artık böğürtlen yetmiyor, böğürtlenli cheesecake istiyorduk; mağaralar çeşit çeşit, kat kat olmuştu; o yaprağın aynısından Bengisu'da da vardı ve çalışmaktan sev(iş)meye vaktimiz yoktu!

Şimdi, yaşamak için yediğimiz şu modern hayatlarımıza bir baktığımızda mutluluğun çok zor elde edilen bir şey olduğunu görürüz. Mutluluğumuz öylesine ihtiyaçlarımıza bağlı ve ihtiyaçlarımız da o denli çok ki; çalıştıkça yıpranıyoruz. Mutluluğa ulaşmak için çabalarken aslında kendi ellerimizle mutsuzluğumuzu inşa ediyoruz. Modern zamanlardan nefret ettiğini her fırsatta söyleyen ben, yine tekrar etmek isterim ki:

- "ben yemek için yaşamak istiyorum!" **



Dipnotlar:

*yazıma başlığını veren bu cümle, Metis Yayınları' nın 2013 ajandasının kapağında yer alıyor. Ajanda, yeme-içmeyle ilgili  :)
**İşbu yazı, aç ve çalışmaktan sıkılmış olduğum final döneminde boğucu bir gecede, çalakalem yazılmıştır; hükümsüzdür.

[1] Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar

4 Ocak 2013 Cuma

hâl


Kimi "sırlar" vardır; nefesine hükmeder, kimi düşler vardır; canı mest eder.

27 Aralık 2012 Perşembe

"Society"


Dört bir yanımda böyle insanlar olsa ya, hayat daha çekilir olurdu.






26 Aralık 2012 Çarşamba

suskunlar




"...Sonsuzluğun derin sessizliğinin "nefesini üfleyen" ve ona "can veren" bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü...Bağdasar, Kirkor, Davut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri... Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar'ın düş dünyasına duhul ederek suskunluklarını bozmuşlardır."

Suskunlar, Arka kapaktan


Ben bu kitabı okuduktan sonra mı ney üflemeye başlamıştım yoksa ney üflemeye başladıktan sonra mı bu kitabı okumuştum hatırlamıyorum ancak aralarında kesin bir bağlantı olduğundan eminim. Zaten evdeki onca kitap arasından (ç)alma riskine girdiğim bu kitabın benim için çok farklı olduğu gerçeğini kimse göz ardı edemez. Anne ve babamın taviz vermedikleri "ortak mülkiyet" ve "biz" kavramlarını karşıma alarak aile kitaplığından bir kitap yürütmek inanın hiç de kolay değildi. :)
Bu yazı kitaba dair bir değerlendirme yahut eleştiri değil. Beklediğiniz buysa üzgünüm ama haddime değil. Belki yalnızca bir öneri denebilir. İhsancığımın okur kitlesini genişletmeyi de pek istemem gerçi. Ha, ama "Neva" sesine aşıksanız, "aynaya yansıyan aksinize bakıp gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak" istiyorsanız ve eflatun rengi hayaller kuranlardansanız bir gün zaten bu kitabı okuyacaksınız.

Yine uzun uzun konuştum, seviyorum işte bu kitabı. Bitti; bitti demekle bitiyorsa eğer...