28 Şubat 2014 Cuma

aile kavramı üzerine

Aile kavramı, toplumsal dayatmaların en samimiyetsizlerinden biri. Sevgiyi kan bağına bağlı bir gereklilik olarak görmek büyük bir çıkarcılık. Yani özetle demek istediğim; aileyi aile olduğu için ve sevmemiz gerektiği için değil, yalnızca hissettiklerimize dayanarak sevebiliriz. Bu noktada birinin arkamda olması, elimi tutması; onları sevmem için ailem olmalarını gerektirmediği gibi bunu yapmayan ve ailem olanları sevmem gibi bir gereklilik de olamaz diye düşünüyorum. amaaan gerçi ben ne anlarım, küçük burjuvanın tekiyim.


17 Kasım 2013 Pazar

eksik bir şey

Sigara içebilseydim iyi bir şair olurdum, yahut bir daktilom olsaydı... Belki de pikap iğnesi sormak için girdiğim vasat antikacıların her biri beni daha iyi bir şair yapabilirdi. Şarap da seviyorum ama Fransızca bilmediğimden bu da çok yeterli olmuyor. Hardal rengini biraz olsun sevmek bu işi
hızlandırabilir diye düşündüğümden olacak, geçenlerde hayatıma biraz hardal sarısı kattım. Aslında fena renk değilmiş. Lacivert gibi mavinin karizmatikliğine çöreklenen ve siyaha yaltaklanan lakin asla mavi kadar özgür; siyah kadar asil olamayan, karaktersiz ve ikiyüzlünün teki değil en azından.

-Evet laciverte büyük bir kinim vardır.-



Sanırım bu yazıya devam edemeyeceğim; çok kafkaesque bir ruh halindeyim. Siz anlamazsınız. Ha evde ropdöşambırla geziyorsanız belki biraz anlayabilirsiniz, çok az.

14 Mayıs 2013 Salı

İnsancıklar için


Her geçen saniye dünyanın herhangi bir yerinde milyonlarca canlı, insanların yarattığı saçma sapan bu modern düzen yüzünden acı çekiyor. Bunun bir kilometre ya da yüz bin kilometre uzağınızda gerçekleşmesinin vicdanlarınız üzerinde etkisi farklı olmamalı. Doğuştan gelen ve seçemediğiniz dil, din ırk gibi aidiyetlerle övünmek; üzüntülerinizi ve tepkilerinizi bunlara bağlı şekillendirmek, zavallı ve ahmakça bir davranış biçimidir.


27 Mart 2013 Çarşamba

Yolculuğun ritmi: "Night Ark"


Sanata, müziğe, ritme, doğunun gizemine ve Anadolu'ya biraz olsun ilginiz varsa Night Ark ya çoktan keşfettiğiniz bir grup ya da bu yazıdan sonra bana teşekkür edeceksiniz. :) Aslında Sezen Aksu ile bir çok kereler çalışmış ve meşhur "Ağladıkça" ' nın da bestecisi olan udi Ara Dinkjian ile; Onno Tunç'un kardeşi  Grammy ödüllü multi-enstrümantalist Arto Tunçboyaciyan'ı mutlaka bir yerlerde dinlemişsinizdir. Night Ark bu iki değerli üstadın kurduğu;  Al Di Meola, Joe Zawinul, Ed Schuller, Shamira Shahinian ve Armen Donelian gibi pek çok füzyon sanatçısının da katkılarıyla muhteşem bir tını yakalamış -bence- üst düzey bir grup.

Grup üzerine çok fazla şey yazmak istemiyorum çünkü hem bu konuda konuşabilecek kadar yeterli bir müzikal alt yapım yok hem de yukarıdaki parçayı dinledikten sonra zaten grubun diğer parçalarını da merak edip dinleyeceğinizi düşünüyorum. :)

Bu grubu bahane ederek aslında biraz da klasik veya popüler batı müziği meraklılarına doğunun eşsiz ve bence her sanatseverin keşfetmesi gereken sihirli müziğini tanıtmak, bu konuda biraz ilgi uyandırabilmek istedim. Bu çok katmanlı ve derin müziği tatmak, geçmiş uygarlıkların mirasını ve süregelen ortak birikimi anlamak açısından oldukça önemli bir deneyim.

14 Şubat 2013 Perşembe

Başucumda yolculuk şiirleri ile uyuyorum.

Şiirlerime dair pek çok hikaye anlatıyorum; boş defterlerimi avutmak için. Kötü şiirler yazmaktansa, kötü hikayeler anlatmayı yeğliyorum. Kasvetli ve bitmeyen hikayeler... Çünkü ne zaman bitecek olsalar ben "orada" kalmaktan korkuyorum. Başucumda "yolculuk şiirleri" ile uyuyorum. Bana adanmış tüm şiirler gibi onları da beğenmiyorum. Çünkü nice ötelenmiş şiirlerim saklı benim. Ve var olamayacak kadar güzeller.

10 Şubat 2013 Pazar

sername

Yokmuş gibi. Hiçbir şey yokmuş gibi.
Günler ve ötesi de dahil.


6 Ocak 2013 Pazar

"ayvayı yedik!" *


Avcı toplayıcı toplumlarda insanoğlu yemek için yaşardı. Biraz böğürtlen, çilek topladın mı, biraz da bitki kökü falan; protein kaynağı olarak da bir tavşan yakalasan ya da deniz kenarında yaşayanlardansanız biraz balık tutsan (o zamanlar rakı yokmuş tabi rakı-balık yapamıyoruz.) tamamdır. Karnın tok, mağaran var, incir yaprağın var, üremek için de bol bol vaktin var! O dönemin insanının başka bir sorunu olduğunu hiç zannetmiyorum. "Tarihöncesinin ortalama insanı haftada on beş saat çalışarak gül gibi geçinip gidebiliyordu." [1]  Geri kalan zamanda da mağara duvarlarına resim çizerek, yağmurun sesini dinleyerek, kilden çanak çömlek yaparak ve sahil kenarında gezinerek mutluluğunu kat kat artırabiliyordu muhtemelen.

Tarih ilerleyip uygarlaşma(!) başladıkça ihtiyaçlar arttı(rıldı.); köleler, köylüler, işçiler, efendiler hasıl oldu, yaşam standartları çeşitlendi. Artık böğürtlen yetmiyor, böğürtlenli cheesecake istiyorduk; mağaralar çeşit çeşit, kat kat olmuştu; o yaprağın aynısından Bengisu'da da vardı ve çalışmaktan sev(iş)meye vaktimiz yoktu!

Şimdi, yaşamak için yediğimiz şu modern hayatlarımıza bir baktığımızda mutluluğun çok zor elde edilen bir şey olduğunu görürüz. Mutluluğumuz öylesine ihtiyaçlarımıza bağlı ve ihtiyaçlarımız da o denli çok ki; çalıştıkça yıpranıyoruz. Mutluluğa ulaşmak için çabalarken aslında kendi ellerimizle mutsuzluğumuzu inşa ediyoruz. Modern zamanlardan nefret ettiğini her fırsatta söyleyen ben, yine tekrar etmek isterim ki:

- "ben yemek için yaşamak istiyorum!" **



Dipnotlar:

*yazıma başlığını veren bu cümle, Metis Yayınları' nın 2013 ajandasının kapağında yer alıyor. Ajanda, yeme-içmeyle ilgili  :)
**İşbu yazı, aç ve çalışmaktan sıkılmış olduğum final döneminde boğucu bir gecede, çalakalem yazılmıştır; hükümsüzdür.

[1] Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar