6 Ocak 2013 Pazar

"ayvayı yedik!" *


Avcı toplayıcı toplumlarda insanoğlu yemek için yaşardı. Biraz böğürtlen, çilek topladın mı, biraz da bitki kökü falan; protein kaynağı olarak da bir tavşan yakalasan ya da deniz kenarında yaşayanlardansanız biraz balık tutsan (o zamanlar rakı yokmuş tabi rakı-balık yapamıyoruz.) tamamdır. Karnın tok, mağaran var, incir yaprağın var, üremek için de bol bol vaktin var! O dönemin insanının başka bir sorunu olduğunu hiç zannetmiyorum. "Tarihöncesinin ortalama insanı haftada on beş saat çalışarak gül gibi geçinip gidebiliyordu." [1]  Geri kalan zamanda da mağara duvarlarına resim çizerek, yağmurun sesini dinleyerek, kilden çanak çömlek yaparak ve sahil kenarında gezinerek mutluluğunu kat kat artırabiliyordu muhtemelen.

Tarih ilerleyip uygarlaşma(!) başladıkça ihtiyaçlar arttı(rıldı.); köleler, köylüler, işçiler, efendiler hasıl oldu, yaşam standartları çeşitlendi. Artık böğürtlen yetmiyor, böğürtlenli cheesecake istiyorduk; mağaralar çeşit çeşit, kat kat olmuştu; o yaprağın aynısından Bengisu'da da vardı ve çalışmaktan sev(iş)meye vaktimiz yoktu!

Şimdi, yaşamak için yediğimiz şu modern hayatlarımıza bir baktığımızda mutluluğun çok zor elde edilen bir şey olduğunu görürüz. Mutluluğumuz öylesine ihtiyaçlarımıza bağlı ve ihtiyaçlarımız da o denli çok ki; çalıştıkça yıpranıyoruz. Mutluluğa ulaşmak için çabalarken aslında kendi ellerimizle mutsuzluğumuzu inşa ediyoruz. Modern zamanlardan nefret ettiğini her fırsatta söyleyen ben, yine tekrar etmek isterim ki:

- "ben yemek için yaşamak istiyorum!" **



Dipnotlar:

*yazıma başlığını veren bu cümle, Metis Yayınları' nın 2013 ajandasının kapağında yer alıyor. Ajanda, yeme-içmeyle ilgili  :)
**İşbu yazı, aç ve çalışmaktan sıkılmış olduğum final döneminde boğucu bir gecede, çalakalem yazılmıştır; hükümsüzdür.

[1] Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar

4 Ocak 2013 Cuma

hâl


Kimi "sırlar" vardır; nefesine hükmeder, kimi düşler vardır; canı mest eder.

27 Aralık 2012 Perşembe

"Society"


Dört bir yanımda böyle insanlar olsa ya, hayat daha çekilir olurdu.






26 Aralık 2012 Çarşamba

suskunlar




"...Sonsuzluğun derin sessizliğinin "nefesini üfleyen" ve ona "can veren" bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü...Bağdasar, Kirkor, Davut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri... Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar'ın düş dünyasına duhul ederek suskunluklarını bozmuşlardır."

Suskunlar, Arka kapaktan


Ben bu kitabı okuduktan sonra mı ney üflemeye başlamıştım yoksa ney üflemeye başladıktan sonra mı bu kitabı okumuştum hatırlamıyorum ancak aralarında kesin bir bağlantı olduğundan eminim. Zaten evdeki onca kitap arasından (ç)alma riskine girdiğim bu kitabın benim için çok farklı olduğu gerçeğini kimse göz ardı edemez. Anne ve babamın taviz vermedikleri "ortak mülkiyet" ve "biz" kavramlarını karşıma alarak aile kitaplığından bir kitap yürütmek inanın hiç de kolay değildi. :)
Bu yazı kitaba dair bir değerlendirme yahut eleştiri değil. Beklediğiniz buysa üzgünüm ama haddime değil. Belki yalnızca bir öneri denebilir. İhsancığımın okur kitlesini genişletmeyi de pek istemem gerçi. Ha, ama "Neva" sesine aşıksanız, "aynaya yansıyan aksinize bakıp gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak" istiyorsanız ve eflatun rengi hayaller kuranlardansanız bir gün zaten bu kitabı okuyacaksınız.

Yine uzun uzun konuştum, seviyorum işte bu kitabı. Bitti; bitti demekle bitiyorsa eğer...

25 Aralık 2012 Salı

Bu kadar basit olamaz değil mi? Olmasın.

İnsan bazen kendine bile yalan söyler. Acınasıdır o zamanlarda. Çünkü dürüstlük en saygın erdemlerden biriyse, kendinizi bu erdemden yoksun bıraktığınız an kendinize olan saygınızdan da şüphe etmelisiniz. Yine de ne şanslıyız ki çoğu zaman anlarız kendimize yalan söylemek üzre olduğumuzu, yani en azından ben anlayabiliyorum. Demem o ki, o yola gireceğinizi anladığınız an gerisin geri kaçmaya bakın! Başka yolu yok. Kendinizi kandırmaya başladığınız anda bahanelerin, kanıtların ardı arkası kesilmeyecektir.
Kendinize olan dürüstlüğünüze hiç bir şey engel olmamalı, hiçbir şey...

-"Bu kadar basit olamaz değil mi? Olmasın."

Olmasın da, o kadar basitse de kimse kendini kandırmasın be gülüm.


ilk söz


Konuşmaya başladığım günden beri –ki bu daha bir yaşımı dahi doldurmadığım zamanları da kapsıyor- söyleyecek çok şeyim oldu benim. Yazmayı öğrendiğim günden beri ise hep yazdım. Son birkaç yıla kadar durmaksızın ve çokça yazdım hatta. Fakat disiplinsizliğim, düzensizliğim, agresifliğim ve mani-melankoli durumlarım (bayağı psikopat bir tip çizmiş oldum ama :D ) sayesinde yazdığım çoğu şey bugün elimde yok. Bir blog yazma fikrine her zaman sahiptim ama “ya hep, ya hiç” mottom sağolsun, blog yazma konusunda “hiç”i seçtim. Şimdiyse artık yazdıklarımın, düşüncelerimin “an”larda kalmasını istemiyorum.  Söylediklerim “hep” olsun, hiç susmayayım istiyorum (Yazar burada ”İşte şimdi yandınız.” demek istiyor.). Gördüğüm, duyduğum, tattığım, şaştığım, çaldığım, gezdiğim, tozduğum, kızdığım, kırdığım, sevdiğim, sövdüğüm ne varsa burada yazayım dedim.
                Ezcümle; ben bordo ciltli, sarı yapraklı bir defter tutmaya karar verdim.